Köşe yazarları

Mücadele etmeden hiçbir şey kazanılmaz


Suyun debisi arttıkça, akıntının hızı kazandıkça girdabın (gerînek) sinsiliği ve boğucu özelliği de çoğalır. Bu doğa olayını politik yaşamda da görmek olasıdır. Kürt coğrafyasını hem yakılıp yıkmak için hem de Kürt halkına karşı sosyal soykırımın dozu artırılmak için harekete geçilmiştir. Kuşkusuz Kürtler ilk kez böylesi bir topyekûn saldırıya tanık olmuyor. Tarihin derinliklerinde kaybolmadan, yakın tarihin kimi sayfalarına göz atarsak: İlk kez İngilizler Kürt coğrafyasını karıştırmak, Kürdistan’ın bir kısmında “Hristiyan” bir devlet kurmak için Nasturiler içinde örgütlenmeye hız verip, Ortadoks mezhebine mensup Süryanileri Katolik yapmak için kolları sıvadılar. Çünkü Ortadoks Hristiyanlar Rusların etkinliğindedir. İngilizler ve kimi batılı devletler misyonerlerini 1840’lı yıllarda “Katolik” inancını yaygınlaştırmak için Kürdistan’daki Süryaniler içine gönderdiler. Amaçları Kürdistan’da Bedirhan Bey etkisini kırmak ve kendilerine bağımlı “naylon” bir Hristiyan devlet kurmaktı.

Bu yüzden Osmanlı devletini merkezi otoritesini artırmak için teşvik ve tehdit ettiler, rüşvet verdiler. “Merkezi devleti” güçlendirmeleri karşısında borçlarını silecekleri vaadinde bulundular. “Meşrutiyet ilanı” kalkanını bu amaç için desteklediler. Jön Türkler bile bu amaçlar için yaratıldı. Osmanlı ordularını Kürdistan’a sürmeye çalıştılar. Oysa Osmanlı’ya isyan etmiş ve neredeyse Osmanlıyı teslim alacak noktaya gelmiş olan Kavalalı Mehmet Ali Paşayı, Bedirhan Bey Bilecik önlerinde hezimete uğratmış ve Osmanlıyı büyük bir beladan kurtarmıştı…

Çarlık Rusya’sı da İngilizlerden geri kalmıyordu. Onlar da çoktan Kürdistan topraklarına göz koymuş ve Kürdistan’da kurduracakları kukla devletlerin peşinde koşuyorlardı. Kürt coğrafyası üzerinden Akdeniz’e inme planları içindeydiler. “93 harbi” olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşının bir nedenini de burada aramak gerekir.

Cıbranlı Halit Bey daha o günden bunu görmüştü. “Şark Cephesi’nde (Kürdistan cephesinde) Ruslara karşı savaşması rastlantı değildi. Bir taraftan Çarlık Rusya’sına karşı savaşan Halit Bey, diğer yandan Kürt ve Ermeni halkların kardeşliğinin önemine vurgu yapıyordu. 1925 yılında Kemalist burjuvazi tarafından Jîn Dergi’sinin kurucusu Yusuf Ziya Bey ile birlikte Bitlis’te idam edilirken düşüncelerini şöyle dile getiriyordu: “Ermenilerin başını kesen kılıçların ileride bizim de başımızı keseceklerini biliyorduk”. Bilindiği gibi Halit Bey, AZADİ’nin (Kürdistan İstiklal Cemiyeti) lideridir. Daha 1924 yılında o zamanki Sovyetler Birliği’nin Erzurum konsolosu olan Pavloviç’e bir mektup yazarak Sovyetlerin Kürt halkının ulusal demokratik taleplerine destek vermesini istedi. Pavloviç, mektubu İstanbul başkonsolosuna gönderir. O da dışişleri bakanı Georgiy Vasilyevi Çiçerin’e gönderir. Ama mektup Çiçerin’in masasında “kayıp” olur.

1977’de Moskova’da Zait Oruçev adında Azerbaycanlı bir Kürt profesörle tanıştığımda Halit Bey’in o mektubundan söz etmiş ve mektubun fotokopisinin Moskova’daki “Lenin Kütüphane “sinde olduğunu anlatmıştı…
İngilizler Kürtlere karşı benzer bir oyunu Birinci Dünya Savaşı yıllarında Şeyh Mehmud Berzenci bağımsız bir devlet kurma girişiminde bulunurken de oynadılar. İngilizler tankla, topla, uçakla Kürt halkı üstüne bombalar yağdırarak katliamlar gerçekleştirdi. 30 Ocak 1923 tarihinde Mahmud Berzenci, Tebriz’deki Sovyet konsolosluğuna gönderdiği mektupta, “Kürt halkı İngiltere’den hak talebinde bulunmuştur. Fakat onlar oldukça vahşi bir biçimde top, uçak ve süvarileriyle halkıma saldırıyor. Birçok yerleşim birimimizi talan etti. Bizim için netleşen bir şey var ki o da Sovyet devleti dışında bize yardım edecek hiç kimsenin bulunmadığıdır…” Bu mektup cevapsız kaldı. O sırada “Bé xwedé dıbe, bé xwedi nabe” (Allahsız olunur, sahipsiz olunmaz) Kürt atasözü ağızdan ağıza dolaştı. Aynı İngilizler “Lozan’da” da kendilerine biat edenlerle birlik olup Kürtleri başka bir girdabın içinde boğmaya çalıştılar…

Bugün durum ne? “Kimse Kürtler öldü demesin”. Kültürel, siyasal, toplumsal, ekonomik ve savunma alanında yeni bir çağ yarattılar. Kürtlerin “him bi xudé ne, him ji bi xwedi ne.” (hem Allahları, hem de sahipleri var). Artık Saflar netleşmiş ve keskinleşmiştir.

Türkiye’de durum nedir? Mevcut rejim Fırat’ın batısında farklı, doğusunda farklı hüküm sürmektedir. Faşizm sivri ucu Kürt coğrafyasını hedef almıştır. Buna rağmen Fırat’ın doğusunda faşizme sosyal taban yaratılamıyor. Fırat’ın batısında ise durum farklıdır.

İkincisi, başta CHP’nın ezici çoğunluğu olmak üzere, MHP’nin büyük bir kısmı, “Ulusalcılar”, Ergenekoncular, “, “klasik devletçiler”, kimi “Kürt” partileri, “Kemalist devletin” bir daha toparlanması mümkün olmayacak bir şekilde yıkıldığını kavramış değiller. “Kemalist devletin” ruhuna Fatiha okunmuş olduğunu halen anlamış değiller. “Bu dozda olmasa da parlamentarizme umut bağlayan, legal siyasetin müdavimi olan Kürtler, “Türk solunun” önemli bir kısmı, aydın geçinen Türkler, “önemli gazeteciler” de mevcut politik değişikliği yeterince kavranmış görünmüyorlar. Bu durum demokrasi mücadelesini hantallaştırıyor, yeni mücadele yöntemlerini geliştirmelerine engel oluyor.

Üçüncüsü, demokratik siyaset içinde aktif çalışan “özgürlükçü” kimi kadroların yetersizliği, “mücadele çizgisini” yeterince içselleşmesini geciktirmiş, yasal siyasetin tabanında zaaflar doğmuş, kayırmacılık ilgi görmüş, “kişilik kültü” yeşermeye başlamış, hantallık “mücadele” biçimine dönüşmüş ve saflarında doğan “ikircimli” duruş gerektiği zamanında doğru karar almayı geciktirmiştir, yılgınlık ve yorgunluk devrimci yaratıcılığın önüne geçmiştir. Her şeye karşın Kürt özgürlük çizgisi “mücadele içinde öğreniyor ve öğretiyor.” Bu çizgi Kürtlerin yaşamında toplumsal meşruiyet kazanmıştır ve hiçbir zaman geriye çekilemez.
En önemlisi Kürt özgürlük çizgisi “mücadele içinde öğrenilir ve öğretilir” devrimci ilkesi ikincil plana itilmiştir…